Berlin’de bir gün taksiden indiğinde şoföre eksik para verdiğini söyler. Adam paraları bir daha saydığında doğru olduğunu görür. Arabacının “Anlaşılan sen rakamlardan pek anlamıyorsun” dediği kişi yüzyılın dahisi Albert Einstein’den başkası değildi.
14 Mart 1879’da Güney Almanya’nın Ulm kentinde Musevi bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Albert Einstein, çocukluğunda hiçbir üstünlük gösterememiş, kimse onun ileride ünlü bir bilgin olacağını anlayamamıştı. Kalın kafalı, geri zekalı sanılan bu utangaç çocuk, büyüyünce dünyanın en büyük bilgini, yüzyılların pek az yetiştirdiği düşünürü olduğunu gösterecekti. Halbuki konuşmayı bile güçlükle öğrenebilmiş, onun kabiliyetsizliğinden bıkan öğretmenleri başlarından savmanın çaresini aramış, annesi ve babası anormal bir çocuk olacağından korkmuşlardı.
Einstein, 1896 yılında ailesinin İtalya’ya göç etmesinin ardından aynı yıl Alman vatandaşlığından ayrıldı. İsviçre’de 5 yıl boyunca vatansız olarak yaşadı. Devamını Oku ->

Sağ tarafta gördüğünüz “modern aptal” solda ki ise “muhafazakâr aptal”. Neden? Çünkü; bir kadın kendine özgü davranışlar ve faydalı işler yaptığında gerçektir. Kadının, kocası haricinde başkasına kendini güzel göstermesi kesinlikle kabul edilemez mantıken düşünüldüğünde tabi. Kadın her ne kadar etkin olmuş gözüksede seçilen kişidir. Seçen erkektir. İtirazı olan var mı? Kadın erkeğini en güçlü ve en çekici olanından seçer. Ve kadın seçilen olması hasebiyle seçilmeye en lâyık olan kişi olmak ister. Bu yolda her türlü planı devreye sokar. En değerli eşyalar gösterişler ve saçmalıklar. Sağdaki bayanın kol çantasından tutun da taytına kadar herşey ne kadar da berbat değil mi? Ya soldaki muhafazakâr kızımız? O kafasındaki şalı da başka arkadaşından görmüş özenmiş almış. Kendine özgü bir şeyi bile yok. Her ikiside sabah evlerinden çıkarken en az yarım saat bakım moduna giriyorlar. Ve her iksinin de erkekleri etkilemek için o saçmalıkları dene Devamını Oku ->
Şu kız çok güze, o erkek çok yakışıklı dur bi şu daha yakışıklı galiba yok yok öteki daha güzel kız… İnsanoğlunun istekleri hiç bitmez. Aslına bakarsanız bu istekler biter ama insanına göre değişir.
bir kız ile erkek görüşürler birbirlerinden hoşlanırlar(bknz.halk dilinde: çıkarlar) ama ne olduysa ayrılık gelip çatar. Bu döngü, evlilikte son bulur. Ama her defasında birilerinin kalbi kırılır, daha önceden yaptığı şeyleri tekrarlarlar aşık olurlar, emin olurlar birbirlerine sahip olduklarına sonra sıkılırlar. Tekrar tekrar aynı şeyler.
Hayat, tatlı sevimli ve gerekli tuzaklarla doludur. Evliliğin tuzağı da aşktır. Çünkü evlilik gereklidir. Çocuğun tuzağı şehvettir çünkü gereklidir. Çalışmanın tuzağı paradır, para kudrettir ve gereklidir. Eğer bu tuzakları bilinçli bir şekilde geçersek hayatın yükünü bir nebzede olsa üzerimizden atabiliriz. Demem o ki birini eğer gerçekten severseniz onu bırakmayın ha o bırakırsa eyvallah ama sen bırakırsan hep aynı şeyler tekrarlanır durur. Aşk biter yerine iş başlar. Sabredilmezse iş bozulur ve bu serfer insanlar acıyı aşk zannederler.
Velhasılı kelam tarih tekerrürden ibarettir. Nereye kadar bu kız erkek seçme kavgaları seç birini al evine sabret acılara hayatın geçsin kimse üzülmesin. Yetmedi mi behlül? Bu değil mi hayat. 20 yaşında gençliğimin baharında ve öğrencilik yıllarımın finalini oynuyorum.
Yıllardan beridir erkekler ile kadınlar arasında hep bir bakışma vardır. Bu bakışmada sözler yoktur aksine sadece göz ile konuşma vardı – acaba ne düşünüyor , şunu yaptı mı bunu yaptımı , o bu hareketi ile ne anlatmak istedi gibi abuk subuk ve aynı zamanda istemsiz sorular hissetmiş veya düşünmüşsünüzdür.
Evet bende düşündüm bende bu hareketlerden birşeyler bekledim, kendi kendime şifreler oluşturdum(?). Halbuki kafamızda oluşturduğumuz onca şeyden karşıdaki insanın haberi bile yok. İş tamamen kendimizde bitiyormuş meğer. – Sen beni bırakıp gittin vefasız gibi saçma fikirlere sahip iseniz o zaman kendinizi ve k Devamını Oku ->
Çok tarifi vardır aşkın ve birçok arifi… Çok laf söyleyeni vardır sevdanın ve nice gözyaşı dökeni.
Yokluğun tecessüsümü aşk; yoksa varlığın acı yortusu mu sevda… Sevginin nazlı edası mı sevgili; yoksa sevenin tatlı duası mı?
Varlık mı sevgiyle birlik olur; yoksa sevgi mi varlıkta dirlik bulur… Hep sevilen kaçarda seven mi kovalar ya da sevilen sadece seveni mi oyalar.
Niye susmak bilmez ki içimizdeki acı ihtiraslar ya da neden biz susarken konuşur düşler denizinin acı hisleri neden sevmek denen hayta çocuğun sevilene yapılan dua ve ona veril(en) büyük armağan olduğunun farkına varamıyoruz, neden sadece acıyla, dertle, tasayla, hüzünle, hezeyanla yoğruluyor sevgi günlüğümüzün tümceleri ve neden özlem sadece vuslat ve hasrete bürünüyor sevgi aciz’i bedenimizde…
İşte hayatımızın tüm karmaşasının tüm hengâmesinin cevabı olmayan ve kafa hırpalayan acı ama gerçek soruları.
Böyledir sevmek, böyledir özlemek ve özletmek… İçimizde sancıyan tüm hislerle salarız ya biz sevdamızı sevgilinin yoluna ve sevgi nidaları besler ya yüreğimizin haykırışlarını işte böyle olmalı içimizdeki sevmek duygusu ve saadeti…
Şimdi yüreğimizi kemirircesine bedenimizle savaşmalı aşkın tüm hisleri ve dilsiz bir kaval olup susarak haykırmalı duygu patlaması yaşayan gözlerimiz sevgiliye inat. Devamını Oku ->